Ana Sayfa »
Türkiye’de Mutluluğun 200 Yıllık Tarihi...
Makaleyi İndirin
Türkiye’de Mutluluğun 200 Yıllık Tarihi... 14 Ekim, 2014

 

 

 

 

 

 

Toplumcu Düşünce Enstitüsü

Değerlendirme Notu

 

 

Değerlendirme Notu/Ekonomi : 14-002                                13 Ekim 2014

Hazırlayan: Dr. Osman Berke DUVAN

 

 

Türkiye’de Mutluluğun 200 Yıllık Tarihi...

 

Bizler, dedelerimizin dedelerine göre elbette daha uzun yaşıyoruz, daha çok kazanıyoruz daha eğitimliyiz, daha demokratik bir toplumda yaşıyoruz ve sonuçta daha mutluyuz. Ancak bu dünyadan gelip geçen büyük dedelerimiz, diğer milletlerin büyük dedelerine göre, ne kadar mutluysa; biz de şu anda okadar mutluyuz. Karşılaştırmalı bu tablo, son 150 yılda, sadece “ekonomik” değil, “sosyo-ekonomik” alanda da Türkiye’nin vasatı aşamadığını gösteriyor.

 

İnsanoğlunun en temel iç güdüsü kuşkusuz hayatta kalmak, ardından da daha iyi bir yaşama sahip olmak. Elbette, iyi yaşamın tarifi kişiden kişiye farklı. Ancak fani varlıklar olarak bu dünyada iyi beslenmek, sağlıklı uzun bir yaşam sürmek, çocuklarımıza iyi eğitim imkanları sağlamak için çalışıp, çabalıyoruz. Her kuşak bir öncekinden aldığı bayrağı daha ileriye taşımak adına ter döküp, duruyor.

 

Sevindirici olan şu ki insanoğlunun döktüğü bu terler boşa değilmiş. En azından Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD’nin) önemli, bir o kadar da ilginç bir çalışması buna işaret ediyor. OECD’nin geçtiğimiz günlerde yayımladığı “Yaşam Nasıldı?” çalışması insanoğlunun daha iyi ve mutlu yaşam için, son 200 yılda, kat ettiği mesafeyi rakamlarla gözler önüne seriyor.

 

Daha önceki çalışmalar sadece “kişi başına gelir” gibi maddi bir ölçütün seyrine bakarak toplumların kat ettiği mesafeyi belirlemeye çalışırken; OECD buna farklı unsurlar da ekliyor. Dünyanın 8 farklı coğrafyası için reel ücretlerden, okulda kalma süresine; yaşam beklentisinden, kişisel güvenliğe; politik kurumlardan, çevre kalitesine; gelir adaletsizliğinden, cinsiyet eşitsizliğine kadar yaşam kalitesini etkilediği düşünülen pek çok farklı boyutun son iki yüzyıldaki seyri, bu çalışmayla ortaya konuyor. OECD’nin elde ettiği sonuçlara göre insanoğlunun daha iyi ve mutlu bir yaşam adına aldığı mesafe küçümsenecek gibi değil.

 

Modern insanın atasının yaklaşık 200 bin yıl önce tarih sahnesine çıktığı dikkate alındığında, 1820’den 2010’a kadar geçen son 200 yılda dünya nüfusundaki artışın inanılmaz olduğu anlaşılıyor. 1820’de dünya nüfusu 1 milyar iken bugün nüfusun 7 milyara yaklaşması; türümüzün iki yüzyıldan az bir sürede, hayatta kalma konusunda, çok büyük mesafe aldığını gösteriyor.

 

Yine tarım devrimi yaklaşık 7-8 bin yıl önce gerçekleşti. İnsanoğlunun “daha iyi beslenme” ve “biyolojik standartlarını” geliştirme konusunda da son iki yüzyılda ciddi mesafe aldığı anlaşılıyor. İnsanlar daha iyi beslendikçe özellikle protein yönünden zengin besinlere erişimi arttıkça boyları da uzuyor. Nitekim 1820’de dünya üzerindeki bir insanın ortalama boyu 163 santimetre iken, 2010’da 170 santimetreye çıkmış durumda. Batı Avrupa’da aynı dönemde ortalama insan boyu 166 santimetreden 178 santimetreye yükselmiş.

 

Sanılanın aksine, sıradan bir insan için, dünyamızın iki yüzyıl öncesine göre daha güvenli olduğu da anlaşılıyor. İnsanların hem ülke içinde, hem de ülke dışında yaşanacak bir savaş veya silahlı çatışmaya maruz kalma ihtimali azalmış durumda.

 

Hastalıklarla mücadele, iyi beslenme ve kişisel güvenlik konusunda alınan yol insan yaşamını da uzatıyor. Nitekim 1880’lerde tüm dünyada insanların doğumda yaşam beklentisi 30 yıldan az iken, 2000’lere gelindiğinde doğumda yaşam beklentisi 70 yıla çıkmış. Aradan geçen bir kaç kuşakta insanların yaşam süresi iki kattan fazla artmış.

 

Eğitim alanında da önemli mesafe alındığı anlaşılıyor. 1820’lerde dünya nüfusunun % 20’sinden daha azı okur-yazar iken, 1945’den sonra okur yazarlığın hızlı bir şekilde arttığı ve 2000’lerde % 80’lere ulaştığı görülüyor. Yine tüm dünyada 1820’de ortalama okulda kalma süresi bir yıldan az iken, 2010’da ortalama okulda kalma süresi 7,7 yıla çıkmış.

 

Ancak bu kadar başarının yanında ödenen bedeller de var. Dünya üzerinde giderek azalan bio-çeşitlilik ve çevreye verilen zarar OECD’nin bulgularına da yansımış. İnsanoğlunun çevreye zarar vermek pahasına bu başarıları sürdürmesi ve kalıcı kılması ise mümkün değil. Son yıllarda özellikle çevresel kirlilikle mücadele konusunda mesafe alınsa da halen gidilecek çok yer olduğu anlaşılıyor. Nitekim tüm dünyada kişi başına düşen karbondioksit ve sülfür salınımı 1970 ve 1980’lerde tavan yaparken, bunun 1990’lardan itibaren gerilediği görülüyor. Ancak görüldüğü gibi daha gidilecek çok mesafe var. Dolayısıyla bugünün ihtiyaçlarını karşılarken, gelecek kuşakların ihtiyaçlarına da saygı duyan bir kalkınma modeli için daha çok çalışmamız gerekiyor.

 

OECD’nin çalışması 25 ülkeyi kapsıyor. Şanslıyız ki Türkiye’de bu ülkeler arasında. Böylece, daha iyi yaşam için, Türkiye’nin ve diğer ülkelerin son iki yüzyılda kat ettiği mesafeyi karşılaştırma imkanına sahip olabiliyoruz. Her şeyden önce şunu ifade etmek gerek. OECD’nin çalışmasına benzer bir çalışma değerli akademisyen Şevket Pamuk tarafından 2014’ün ilk aylarında yayımlandı.(1)Pamuk, Türkiye’nin son 200 yılda kaydettiği ekonomik performansı ayrıntılı bir şekilde inceledi.

 

OECD ve Pamuk’un çalışmalarında son iki yüzyılı seçmesi elbette tesadüf değil. Bugünün iktisadi yapısı büyük ölçüde sanayi devrimi ve onun ardından yaşanan gelişmeler tarafından şekillendirildi. İktisat tarihçileri kişi başına milli gelirde sürekli artışın sanayi devriminin ardından başladığını düşünüyor. Böylece dünya nüfusunun önemli bir bölümünün, sanayi devrimiyle beraber, yoksulluk tuzağından kurtulabildiğine inanılıyor. Rakamlar da bunu teyit ediyor.

 

OECD ve Pamuk’un ulaştığı bulgular büyük ölçüde paralel. Her iki çalışmanın Türkiye ve Dünya için bazı verileri farklılık gösterse de, çizdiği genel tablo değişmiyor. Pamuk’un çalışmasına göre 1820 ile 2010 arasında Türkiye’de kişi başına milli gelirdeki artış, Dünya ve gelişen ekonomilerdeki artışa yakın. Pamuk, bu gerçeği dikkate alarak, Türkiye’nin tarihsel büyüme performansını “vasat” olarak tanımlıyor.(2)

 

OECD’nin bulgularına dönersek, 1820 ile 2010 arasında dünya üzerinde kişi başına düşen gelir 13 kat artarken; aynı dönemde Türkiye’de kişi başına gelirdeki artış 11 kat. Yani, Dünya ortalamasının bir miktar altında(3).

 

 

Konuya gelişmiş ekonomilere yakınsama perspektifinden bakarsak yine parlak bir tabloyla karşılaşmıyoruz. Milli gelirde “dünya şampiyonluğu” sık el değiştiren bir unvan değil. Son dört yüzyılda “şampiyonluk” bir kaç kez el değiştirdi. 17 ve 18. yüzyıllarda “şampiyonluk unvanını” Hollanda taşırken; 1780’de “şampiyonluk” İngiltere’nin eline geçiyor. İngiltere bu unvanı, 20. Yüzyılın başında, ABD’ye kaptırana kadar elinde tutuyor.

 

Türkiye’de kişi başına düşen geliri hem bir önceki şampiyonla hem de mevcut şampiyonla mukayese ettiğimizde ülkemizin eski şampiyon karşısında yerinde saydığı, yeni şampiyon karşısında ise son iki yüzyılda ciddi mevzi kaybına uğradığı görülüyor. 1820’de Türkiye sınırları içinde kişi başına milli gelir İngiltere’nin % 35,7’ si iken; 2010’da aynı oran % 34,6 olmuş. Yine dönemin başında % 54,4 olan kişi başına gelirin ABD’deki gelire oranı, dönem sonunda % 27’ye gerilemiş.

 

Şüphesiz 1820 ile 1930 arasındaki yaklaşık yüzyıllık dönemde Türkiye’de yeni teknolojilerin kullanımı ve sanayileşmede gösterilen atalet, gelişmiş ülkelerle makasın açılmasında önemli bir rol oynadı. İkinci büyük savaşın ardından tarımda yeni teknolojilerin kullanımı ve sanayileşme çabalarının hızlanmasına rağmen; bu çabalar da, gelişmiş ekonomileri yakalamak için, yetmemiş.

 

 

 

Türkiye’ye ilişkin 200 yıllık zaman kesitindeki bu gözlem “neoklasik büyüme teorisinin” önermeleriyle de çelişiyor. Bu teoriye göre, gelişmiş ekonomilerde üretime katılan her ilave emek ve sermayenin üretkenliğinin zaman içinde azalması ve ülkelerin kişi başına gelirinin uzun dönemde birbirine yakınsaması gerekiyor. Ancak gözlemler teoriyle uyumlu değil.

 

Nitekim OECD’nin incelediği 25 ekonomi içinde İngiltere’ye uzun dönemde yakınsayabilen ülkelerin neredeyse tamamı Batı ekonomilerinden (Almanya, İspanya, İsveç, Avustralya, Kanada, ABD, Japonya). Bu grup içinde dikkat çeken ülke Japonya. Özellikle 1920, 1960 ve 1970’lerde Japonya gelirini artırma konusunda son derece başarılı olmuş. Çin, değinmeye değer bir başka örnek. Özellikle 1990’dan sonra Çin’de kişi başına gelir artışının yıllık ortalama % 7’leri aştığı dikkati çekiyor. Çin’in son dönemdeki bu olağanüstü performansına karşın, gelişmiş ülkeleri yakalamak için, gideceği halen uzun bir mesafe var.

 

Güney Kore, OECD’nin çalışmasında yer almıyor. Ancak Güney Kore’nin de bu alandaki başarısı biliniyor. Diğer yandan Türkiye ile birlikte Meksika, Brezilya, Arjantin, Hindistan, Güney Afrika, Endonezya gibi gelişen ekonomilerin gelişmiş dünyaya yakınsama konusunda başarılı olduğunu söylemek mümkün değil.

 

Son dönemde büyüme yazınında ortaya çıkan yeni teoriler ülkeler arasında gelişmişlik farklarının uzun vadede azalmak bir yana daha da artabileceğine işaret ediyor. Yeni teorik açılımlar “bilgi üretiminin” ve “öğrenme sürecinin” üretim faktörlerinin üretkenliğini devamlı artırarak ülkeler arasında gelişmişlik makasının zamanla kapanmak bir yana daha da açılabileceğine vurgu yapıyor. Dolayısıyla ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının korunmasında veya daha da açılmasında bilgiyi kullanabilme yeteneği önemli bir değişken.

 

Türkiye, eğitim konusunda, 1950’lerden sonra belirli bir ilerleme sağlamış olsa da, Hindistan ve Sahra-altı Afrika ülkelerinin ardından, vatandaşlarını eğitimde en az süre tutabilen ülkelerden biri. Kaldı ki eğitimin kalitesi konusunda ciddi sorunlar var ve bu konuda yıllardır bir ilerleme kaydedilmediğini uluslararası test sonuçlarından biliyoruz.

 

 

 

 

 

OECD 25 ülke için ayrıntılı analizler sunarken; dünya üzerindeki 158 ülke için belirli istatistiksel yöntemler kullanarak bir “bileşik mutluluk endeksi” oluşturmuş. Bu endeksle de 1850, 1900 ve 2000 dönemleri için adeta mutluluğun resmini çizmiş. Bu resmin tuvalinde “kişi başına gelirin” yanında “sağlık”, “eğitim”, “gelir dağılımında adalet”, “politik süreçlere katılım”, “çevre” ve “kişisel güvenliğe” ilişkin bir takım göstergeler var.

 

 

 

Ancak çizilen resimde Türkiye’nin yeri düşündürücü. 1850’de Türkiye sınırları içinde yaşayan insanlar, tüm dünyada, mutluluk sıralamasında 90. , 1900’de 93. sıradayken, 2000’de 89. sırada yer alıyor. Teşbihte hata olmaz diyerek Dünya’yı trene; son 150 yılı da geçilen istasyonlara benzetirsek; trenin 150 yılda ciddi mesafe aldığı, ancak trende Türkiye’nin bulunduğu kompartımanının hiç değişmediği sonucuyla karşılaşıyoruz. Tren yol almış, beraberinde kompartıman da yol almış. Daha fazlası değil.

 

Bizler, dedelerimizin dedelerine göre elbette daha uzun yaşıyoruz, daha çok kazanıyoruz, daha eğitimliyiz, daha demokratik bir toplumda yaşıyoruz ve sonuçta daha mutluyuz. Ancak bu dünyadan gelip geçen büyük dedelerimiz, diğer milletlerin büyük dedelerine göre, ne kadar mutluysa; biz de şu anda o kadar mutluyuz. Karşılaştırmalı bu tablo, son 150 yılda, sadece “ekonomik” değil, “sosyo-ekonomik” alanda da Türkiye’nin vasatı aşamadığını gösteriyor.

 

Son 150-200 yıllık dönemde, uygulanan çok farklı “ekonomik ve sosyal” politikalara rağmen, Türkiye’de daha iyi yaşam adına kat edilen mesafeyi mucize olarak nitelemek mümkün değil. Bizim çocuklarımızın, diğer milletlerin çocuklarına göre, çok daha iyi yaşayabilmesi için bir şeylerin değişmesi gerekiyor.

 

 

Yarının büyüklerinin gelirini gelişmiş dünyadakilerin gelirine yaklaştıracak, çocuklarımıza iyi ve kaliteli eğitim sunacak, daha sağlıklı kuşaklar yetiştirecek, gelirin daha adil dağılmasını sağlayacak ve çocuklarımızın çok daha demokratik bir toplumda yaşamasına imkan tanıyacak politika ve reformları yarın değil, şimdiden tasarlamaya ve uygulamaya koymamız gerekiyor.

 

Dün zaten geçti, yarın çok geç, elimizde sadece bugün var. İşe bugün başlamazsak babalarımızın ve dedelerimizin sorumluluğuna ortak olma riski büyük. Bu zorlu görevi, dün yaptıklarıyla, bugün başaran ülkeler var. Bunların tecrübe ve birikimlerine erişmek artık, eskisi kadar, zor da değil. Yani öğrenme eğrisini tırmanmak, geçmişe göre, çok daha kolay ve ucuz. Yeter ki daha fazla vakit kaybetmeden hızla ve akılla harekete geçelim.

 

 

Kaynakça:

 

(1) “Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi”, Şevket Pamuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014

(2)  http://www.wsj.com.tr/articles/SB10001424052702303795904579431040941255648

(3)  “How was Life, Global Well-being since 1820”, OECD, 2014 

 

Tüm makaleyi okumak için lütfen PDF dosyasını indirin
Konu: Yaşam
Yazar: Berke DUVAN
Etiketler: Mutluluk,OECD,Tde,Türkiye
En Yeni Yazılar Middle East of Inconsistencies For Qatar and the anti-Qatar coalition former’s support for the Brotherhood is also a big issue..
Makale
Ali TUYGAN
Adalet ve Eşitlik… İki başına Yürümek… Ardımıza Dönmeyeceğiz. Türkiye’de siyasal zemin nicedir baskıcı bir devlet aygıtı ve ona eşlik eden, bir güvenlik-paranoya-tehdit sacayağına dayanıyor.
Makale
Önder İskender ÖZTURANLI
Gulf Crisis and Turkey Middle East leaders have been quite outspoken in individually expressing their agony over Middle East’s fratricide..
Makale
Ali TUYGAN
Tüm Yazılar