Ana Sayfa »
Anlatısını Yitiren SOL'un İzinde
Makaleyi İndirin
Anlatısını Yitiren SOL 5 Aralık, 2013

 

 

 

 

 

 

 

 

Toplumcu Düşünce Enstitüsü

Tartışma Notu

 

 

 

TN-Teo/001-13                                                                                      

 

Hazırlayan: Önder İskender ÖZTURANLI

 

ANLATISINI YİTİREN SOL’un İZİNDE

 

            DEFNE ORMANI

 

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin

Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin

Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.

Ekmeğin sahipsiz felsefesini

Felsefenin sahipsiz ekmeği.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Hala yeşil bir defne ormanı altında.

.Melih Cevdet Anday

Felsefi Giriş:

Akıp giden hayatın zor ve karmaşıklığına dair bahane bir yanda, siyasal ve ekonomik aktörlerin geleneksel mücadele-uzlaşma-mücadele pratiklerine dayalı bir tarihten gelmeden söz aldıkları köksüzlük, diğer yanda... Sol, nicedir,  Değişime, tartışmaya, kendi içinden program yapmaya hayli isteksiz üstelik. Sol adına yaratıcı, yenilikçi, bir tartışmanın, teorik egzersizleri ve pratik çabalarına karşı müthiş bir atalet var, Ataletin olmadığı yerlerde ise ya bilinen pragmatik çekişmeler, ya eski dar kalıpların biteviye tekrarı, ama en kötüsü Seksenlerin liberal ütopyasından hala artmış bir tortu olarak küçümseyici, aşağılayıcı, dışlayıcı geri kafalılık imalarından başka hiç bir şey yok, bu kalabalığın içinde...

 

Dünyada, Son dönemin siyasal tarihine bir ışık hüzmesi tuttuğumuzda, hem sosyo-ekonomik bakış açısının, sistematik olarak, artık aşılmış olduğu, ya da aşıldığı sanılanan bir iluzyon tenhalığı  içinde, sadece tekniğe dönüşmüş pratiklerin ve onun uyarlanması haline geldiği söylendi durdu. Bu öykünün, sağ ve sol politikasızlık denizinde, yani tam da “Tarihin Ölümü” diye kasetedilen şeyin bu olduğu anda, ılıman sularda sahte bir huzurla ilerleyen geminin pusulalalarında öngörülmemiş, kıyıdan görülmeyen, radarda bilinmeyen önceleri hayalet olduğu sanılan ama sonradan içimize iyice işleyecek sert kayalara çarpıp çatırdamaya başladığı bir Titanik öyküsü’ne benzemeye başladığını göreceksiniz. Bu güne dek,  bunun farkında olamamışsak bireysel duruşun karşı karşıya kaldığı çoklu networklu pratiğin hayatın idamesini giderek daha detaya indirgeyip bizi sarıp sarmalamasından kurtulamadığımız içindir.

 

Bireysel Yaşam pratiğinin topluluklara dönüştüğü geçiş alanlarına baktığımızda ise, üretim ağlarının büyümesi ile oluşan temel sanayi yapılarının, önce finansal piyasalar, ardından emlak balonuyla kabardığı, tüketim değerinin sonsuz bir özgürlük hissi ile bölünmüş ve nispeten tatmin edici olduğu düşünülen, tatmin edildikçe de sınıflar arasındaki geçişkenliğin arttığını görüyoruz, kabaca. Ama, biraz derine indiğimizde, gelir dağılımındaki bozulmanın, tüketimin eşitlenme anlarının uzaması ile derin bir yatıştırcı ile dizginlendiği, anlaşılması zor bir hikayeye tanıklık ettiğimiz de farkedilecektir.

 

Öte yandan yaşam ihtiyaçlarının zenginleşmesi, kültürel ve iletişimsel çeşitlilikler, lüksün gündelik hayatın sıradan bir paydası haline gelmesi, medya ve internetin  getirdiği sosyolojk dikey çizginin muğlaklaşma ve katılımın -eşit değil belki ama- her daim olabilme imkanı, ya da bunun çok eski bakış ile bir ideolojik örtü olduğunun sanılması (Bu fikre katılmadığımı peşin peşin söylemeliyim, ama tartıştığımız konu şu anda bu değil), adına ne dersek deyelim, o durum, öyle böyle azımsanacak, ihmal edilecek bir gerçeklik değil.  Ama bu rahatlıklar ne olursa olsun toplulukların, genel refah algısı içindeki fırsat eşitsizliklerinin, itilmiş ve ezilmiş topluluk, ulus, etnik kimlik yada düşünsel ve dinsel yapıların, alt kültürlerin ve tercih farklılığı taşıyan kesimlerin, yani toplumsal olan’ın, toplulukların neden büyük orta’yı, büyük alanı terkettiklerini açıklamıyor.  Bu toplulukların, birleşip ortaklaşa bir şeyler sunabilme, toplumsal üretim imkanını, dayanışma ve siyasal pratiklerle taleplerini ortaya koymak adına  bundan dört beş yıl öncesine kadar süren, neredeyse elli yıllık bir  yok olma ve erime içine girmelerini ıskalıyor. Elli yıl, bir referans dönemi simgeliyor, siyasal bilimde parametre olarak Avrupa ve Avrupa tarihinde tartışmak zorundayız şimdilik. Bu topluluklar, yönetim ve karşılıklı talepler ile kurulan modern kapitalist düzeneğin kimyasından neden çıkmış olabilirler? Başka bir ifade ile söylersek,  bütün aşağıdan gelen, ekonomik ve sosyal düzen tarafından dışarıda bırakılanlar, daha iyi bir hayat adına,  adına Sol denilegelen büyük pratiği geçici ve parlak ışıklar saçan taktiksel hamlelerin dışında neden terkettiler?

 

Dramatik olan, özellikle yerleşik kalıplara dahi tutunamayan, kadim  Sosyal Demokrat dilin tamamen öteki yani hakim olanın terkisinde, sadece iletişim pratiği dışında, çatışma ve muhalif dil üretemeyen, böylece diğerinin galebe çaldığıdır. Bu “galibiyet”in yönetimsel pratiğine öykünerek, aynen onlar, ötekiler gibi indirgenmeye çalışıldığı anda ise yeniden, uzun ve karanlık çağlara geri döndüğü, umutsuz bir noktada gidiyor olmasının en büyük nedenleri arasında ise bu geçişkenlik ile karşılaşmamaya çalışan , bu “soft” değiş tokuşun sosyal pratiğini anlamadan,  büyük resme bakılmaksızın yaşanmasından kaynaklanmaktadır.  Dayanıklı olduğu sanılan, Kadim Pratiklerin bu soft geçişkenlikte dönen büyük tarihsel al-gülüm dinamiğini bir alabora gibi görüp, onlara karşı ve veya onlarla birlikte toplumsal atımı daha ileri, daha özgür, daha iyi yaşamak adına toplumsal bir yenilenme yaratma çabasını bizzat kendi siysal pratiğine geçirmemiş olmasına neden, henüz anlaşılamamış olan  bu akışın, yani büyük resmin belki çok kenarlarında kalmaya yolaçıyor.  İki yüz elli yıl önce Kapitalin akışındaki gizemli dinamiği baştanbaşa katedecek bir Das Kapital  de gerekecek belki burada, ama henüz uzaklarındayız bunun...

 

Tekniğin ve Taktiğin Yenilgisi

 

Dikkatli bir okuyucu,  söz konusu çalışmayı üzerinde temellendireceğimiz, iki soruyu görebiliyor ama gene de, açacağız bunu:  

 

                Genel akışı tahlil etmede, toplumsal kesimlerin yeni dinamiklerini, bireysel algıda gizlenmiş, alışveriş ve iş süreçlerini, yeni gelen sınıfların davranışsal, toplumsal ve kültürel taleplerini anlamadan onlar adına sözcü olarak ortaya çıkıyor olmanın olanaksız hali, onun yerine, artık geride kalan, giderek küçülen bir yerde anlatıyı kurmanın imkansızlığı ile boğuşmanın getirdiği sadece taktikten ibaret olma hali

 

Ya da sadece eski Altınçağın yasını tutmak ile onu aynen getirmeye çalışmak arasındaki melankolik duruş.

 

Sonuçta kitleler tarfından ancak bir kaza anı sonrasında ilk yardım çantası olarak kullanıp bırakılmak.

 

Sol’un bir muhalif olarak yitimi... Solun kenarında ona eşlik eden anlatısına yoğun ve gitgide kabaran bir yenilgi mitine hem tepkili hem hayran olan dualistik, yaralı bereli bir hal. Taktikselliğin geniş kitlelere açılmadaki zorluğu, bu kesimlerin, teknik ve taktik ayrışmayı, artık slogan ve siyasa’da, “ben daha iyi yaparım” türünden bu sunumu, bir tür miyopi ile elitist algısı ile karşılandı. Tanımı gereği, genele hitap etmek zorunda olan Sol’un bir meslek hiyerarşisini bir statüyü geri getirir gibi donup katılaşması. Bu sorun tam da karşı tarafta duran, muhafazakar-populist söylemin etkisi ve baskısı ile bir katılaşma ve politikaların üstüne kapanma hali ile yanıtlanmakta ki, bunu daha sonra da taktikselliğin yenilgisi olarak adlandıracağız.

 

·                     Diğeri ve belki ilkinden daha dramatik olan ise;  Siyasal alanın, tatmin edilebilen fragmanlara bölünen bir hayatı, sosyo-ekonomik gidiş-geliş içinde, toplumların kendi seçim ve yönetilme girdabındaki netice adına  sosyal ivmeye asla dokunmayan bir sakinlik ile zuhur etmesi.

 

Burada hem sınıf ve katmanlar arasındaki çekişme ve ihtilafın, iktidara talip olmanın aldatıcı pratiğinin sanki bir mücadele alanı olması unutulmuş gibi, bile isteye paranteze alınması. Sanki Diğeri gibi yapıyor olmanın, onun anlatısını apartmanın sana da iyi geleceğini sanmak. Sol’un olmaması gereken bu yerde fazlaca kalmasından kaynaklanan bie durum. Sosyal ve ekonomik mücadeleyi ve ihtilafı neredeyse unutması, bu alan yerine, sistem ile sorunu olmayan, ondan zuhur etmesi nedeni ile, sistemle alışverişinde pragmatik ve rasyonel sonuçları daha rahatlıkla alabilen, Yeni muhafazakar-ya da arkaik liberal duruşların, daha iyi teknik sonuçlar aldığı alanlara doğru sürüklenerek, bir tür Diğeri’nin ürettiği Dil’in kapanına sıkışması, tuzağına düşmesi. Buna da salt Tekniğin yenilgisi diyorum.

 

Seçimlerdeki tercihlerin kolaylığı adına, bu taktiksel politikalar ile hemhal olmanın getirdiği bu uyurgezer duruş, oluşan kadroların ve oluşması gereken politikaların yerel ya da genel politiklarını zayıflattığı doğrudur. Ama daha hazini, dönem dönem sosyal fırsatlardan yararlanan, iyi çalışılmış, hazırlıklı ve sağlam ekiplerin dahi, herhangi bir iktidar düzlemine oturdukları anda, indirgemeci bir siyasallıkta, hızla kayıp gitmelerine neden olmuştur. Bunun örneklerini de tartışacağız. Sadece bununla kalsa iyi,  bu tablo üzerinden yeni bir hasım doğa üretemeyen, bir ihtilaf ve mücadele alanı yaratamayan Sol’un hangi katman, sınıf ve taraf adına yönettiğini anlayamadan, genelde tam da politika üretmek üzereyken, iktidardan düşmesi.

 

Toplumal talep anlamında işgücü sahasında reform, aydınlanmacı bir kültürel çıkış ve “daha iyi” yapıyor olmanın; teknik düzenlemeler, regulasyon ve kanunlara sadık kalınmasının sosyal adaletden, eşitlikçi bir büyüme ve kalkınmaya kendiliğinden gideceğini zannediyor olmanın hilafı hakikatı.

 

Karşımıza en çok çıkan haliyle özetlersek, mesela, “Yolsuzluğu” sona erdirme söyleminin zaten kendiliğinden “Yoksulluğu” bitireceğini zannediyor olmak, hatta bunu sol politika gibi kabullenmek. Buna da salt Tekniğin Yenilgisi diyeceğiz.

 

Biri aşağıdan yukarıya giderken, diğer ise yukarıdan oluşumu iteleyen iki temel unsurun eksikliği o kadar uç noktalara varmaktadır ki,  mesela Avrupa Sosyal Demokrasisinin en büyük ve en güçlü iki partisi İngiliz İşçi Partisi ve Fransız Sosyalist Partisi’nin peşpeşe iki aykırı duruşa gidebilmelerine de neden olmaktadır. Blair liderliğindeki İngiliz İşçi Partisi, Giddens’ın meşhur Üçüncü Yol’undan aldığı ilhamdaki alçak gönüllü uzlaşmayı geçen yıllar içinde, bir tür mutlak piyasa aşkına dönüştürerek Muhafazakar Parti’den daha radikal serbesleştirici reformlara, özelleştirmelere imza atabiliyorken, neredeyse aynı teori ve pratikten beslenen, Fransız Sosyalist Partisi, hemen bir tarihsel evre sonrası, Holland Hükümetinin radikal kararları ile  1 milyon dolar ötesi varlıklarda, kademeli olarak neredeyse yüzde yetmişlere varan vergi uygulamaları ile çok eski bir Sol’u hatırlatıyor olabilmektedir. Her iki partinin İktidardaki esneme alanları taban taban zıt uzaklıklara savruluyorsa nedeni tam da az önce bellirttiğimiz yerlerde aranmak zorundadır. Bu zorlukların aşılması, tıpkı şimdi tartışılması gibi tuzaklarla doludur, tehlikelerle doludur. Yüzleşemezsek, aynalarla idare edeceğiz. Kimsenin bir yüzyıl beklemeye de tahammülü olmasa gerek.

 

Yıllar önce A. İlhan’ın bir kuşağı etkilemis şu meşhur Hangi Sol sorusunda ufak bir rotüş yapmanın zamanı geldi hatta geçiyor; Hangisi Sol diye sormanın zamanı belki de? Tam sol olan ile olmayan arasındaki mesafe bu kadar daralmışken Sol olmanın anlamı ne?  Biri teknik diğer taktik iki büyük tuzağın olmayan eskiye ve hatta olmayan yeniye referans verdiği öteki dilin sahasına hapsolmaktansa aramanın zamanı gelmedi mi? Ya onun yaptığı gibi yapıyorsun ya da onun senden beklediği gibi? Tam da aşılması gereken kritik eşik burada işte? Yoksa ikisi de Sol değil mi artık?

 

 

Rüya’nın Siyasallaşması

 

            Üstüne üstlük, İş gücü mobilitesi, sosyal mobilite, global geçişkenlik, yazı, görüntü ve sözün önce itici güç sonra da hareketin kendisi olmasıyla, seyahat, dolaşım ve boş zaman etkinliklerinin kolaylaşması, sınır bürokrasisinin azalması, bölgesel birliktelikler, hava ve deniz teknolojilerindeki artış ve araç geçişlerinin katlanarak artması, dolaşımın kolaylaşması gibi karmaşık dinamikler de çabası.  Bu dinamiklerden doğan yeni sektörlerdeki patlama, buradan doğan değerin bir çarpan olarak kapitalist akışa katılması, Danışmanlıktan, Yöneticiliğe, yaratıcı işlerden Teknik ve Çözüm odaklı inovasyonlar ve onların destek alanlarında çalışan, kültürel endüstrilerden eğlence ve hizmet ağlarına dayalı yeni, eski seçkin entelüektel alanların doğrudan dolaşıma ve tüketime sunulması ile büyüyen dev “Meritokratik” bir beyaz yakalı sınıfın önce doğuşu, şimdi de eriyor oluşundan kaynaklanan ikili kıskaç.

 

Sosyologlar ve Teorisyenler, henüz daha bu sınıfın analizleri üzerindeki çalışmalarını tamamlamışken, bu sınıfların düzeni terketmeye zorlanmaları dahi sorunun ne kadar karmaşık olduğunu gözler önüne seriyor. Bu sınıfın daha fazla finansal ürünleri kullanan, daha fazla tüketen, daha yenilikçi, nispeten ücretlerindeki yükseklik ve devamlılık taşıması su götürmez bir olgu. Ama, Öteki tarafından sunulan hayat standartı garantisi, gene Öteki’nin krizlere çarptığı anlarda bir kefaret ödeme şeklinde, bu sınıflara çıkıyor. Hakim yapı, bu yeni doğan meslekler, bu işbölümünün değişmesinden, bu üretim araçlarının yaygınlaşmasından  ortaya çıkan katmanlar ve onların altları, yani bu yeni  “Geniş Orta”  önce düzenin kendi sahibi olduğuna dair bir rüya gördü. Şimdi, gücünü kaybetmeye meyleden sahibi, ayıklanmış bir şekilde bu rüyayı geri almak istiyor. Rüyanın kefareti ise, ortaya yeni çıkan muhafazakar- yeni muhafazakar siyaset  ve özellikle gelişmiş ülkelerde ırkçı faşist yapıların sistemi toptan reddettikleri, Nihilist geri dönüş... Annesi-Babası Demokrat ve Paylaşımcı orta sınıf Meritokrasi’sinde büyüyen çocukların sistemin, ancak Sterilize edilmesi ile tersyüz edildiği, karmaşık ve köhne bir ütopyaya doğru evrilmeden temizlenmeyceğine olan kör inançları... Alain Baidou’nun netlikle çizdiği bu ayrışma’nın Yeni Sağ’ın, derli toplu ve literature katkıda bulunabilecek analiz ve yazıları, ülkemizde bilebildiğim kadarıyla sadece Radikal Gazetesi Yazarı Sezin Öney yazıyor.

 

Bu konuyu bitirmeden, yazımı bitirip, Toplumcu Düşünce Enstitüsü’nin sitesine göndermek üzere düzeltirken, Cumhuriyet Gazete’sinin yıllardır sürdürdüğü, Pazar Günleri dünyanın dört bir tarafından, dünyayı anlatan yazılarının arasında, Osman İkiz’in İsveç’den yazdığı çarpıcı yazıyı okudum ve dondum kaldım. Bir kuşak bile beklemeden anlatılıyordu hikaye; İzninizle aktarmak istiyorum:

 

“Babam 83 yaşında ırkçı partiye oy verdi; ama ırkçı olduğu için değil. Bu sistemin omurgasını oluşturan partilere artık güvenmediğinden, protesto amacıyla ırkçıları destekledi.” Geçenlerde İsveç Uluslararası Politika Enstitüsü’nün, Almanya’daki politik durumla ilgili düzenlediği konferansta konuşan Almanya Marshall Vakfı çalışanlarından Constanze Stelzenmueller ’in bu özlü ifadesi aslında diğer Avrupa ülkelerindeki politik atmosferi de yansıtıyor. Pek çok kimse Avrupa’da ırkçılığın neden güçlenmekte olduğunu merak ediyor. Bu sorunun yanıtlarından biri de bu. Sistem partilerinin seçmeni satranç tahtasında piyon olarak görmeleri. Seçimden önce yaldızlı vaatlerde bulunup, seçimden sonra çıkar tezgâhlarına hizmet etmeleri. Demokrasisi oldukça ileri kabul edilen İsveç’te de durum farklı değil. Sistemin omurgasını oluşturan sağcısı, solcusu tüm partiler sistemi zorlayacak politikalardan uzak durmaya gayret ediyorlar”

 

Çok açık bir şekilde, Sol ya da Sağ’daki partilerin sistematik bir değişikliğe dair herhangi bir program ya da niyetlerinden umudu kesmenin ikrarıdır bu durum. Bu, Rüyadan uyanan yeni orta’nın hızla eskidiğine net ve çarpıcı bir örnek. Düşüşe geçmiş sınıfların çocukları bile değil artık kendileri, genel taktiksellikten bunalıp yeni ve tatminsiz ütopya’ya itibar ediyorlar. Bu durumun dünyayı nasıl bir karanlık içine çekeceğinin boyutunu şimdiden kestirmek zor, bu çalışmayı aşar. Yeni Sağ’ı belki de bertaraf edilecek bir uzun tarih bekliyor. Ancak, Sol politikaların ( tıpkı merkez sağ gibi bir çalışmayı hakeden bir konu, ancak o tarafta yeni bir ışık görünmüyor)  dönüşüm gücünü kaybetmelerinin bir sonucu  tam da söylediğimiz...

 

Esas Sorun’a bir parça daha yaklaşmak adına, konudan uzaklaşmadan, bu durumu Rüya faslıyla ilişkilendirmek istiyorum. Bu siyasal hamlık ve atalet’e dönersek, Rüya o kadar kanıksanmış bir yabancılaşma üzerinde sürdürüldü ki ona ait yeni bir dilin medya üzerinden yeniden üretilmesinde bir beis görmedi. Böylece, tıpkı Burjuvazi gibi ama üretim araçlarına sahip olma farkıyla bu sınıf bütün dinamiğini çok hızlı bir şekilde tüketti. Bu yeni dinamik sınıf artık Tüketimden Gusto’luğa, yeni ve ayrıntılı varoluş şekillerini detayda arayan her kazanımı ve melaneti sadece finansal regulasyonlara bağlayan, bir dizi detay ile eğleşip durmaktayken.

 

 Kapitalizmin, siyasal ve sosyal bir tarafı yokmuş gibi algılayan bir kuşağın, yönetici olduğunda da pratik hayata geçireceği ne olabilir ki kozmetik düzenlemelerden başka. Her sistematik değişiklik, sosyal ve ekonomik alanın sadece Siyasal bir program-mücadele-müzaker gelgitinde değil de, tıpkı ticari aktivetinin kendisigibi bir tür al-ver içinde, sadece geçici bir An’ın düzenlemelerine indirgendiğinde, zaten artık vakit çok geç olacaktır, hem de diğerleri hızla siyasallaşırken...

 

Ancak bu yeni sınıfın esasında, dönüşüm ve paylaşım bir kenara konulursa, Kaptalizmi, teknik ve tüketim gibi iki ayrı büyük bahisle ileri doğru zıplattğının da hakkını teslim etmek gerekiyor. Son yıllarda varolan bütün önemli değişim hamlelerinde, ekonomik hatta ve sosyal kaldıraç bu noktadan neş’et etmiştir. Görmemek için kör olmak gerekir. İlk bakışta durum, neredeyse iki yüz elli yıl önce Marksın Manifesto’da belirttiği gibidir. Şefik Hüsnü, çevirisinden takip ederek söylüyorum,   ”yani içtimai şeratin heyet-imecmuasının, bila fasıla tahavvul ve inkilabı sayesinde burjıvezya ancak idamei mevcudiyet elde edebilir”, dediği durum. Ancak burada bir aldanmadan kaçınmak gerekir 

 

Sürekli geçiş düzenini sürdüren, sürdürülmesine neden olan tüketimi ve yaratıcı üretim dinamiğini hem çıkarını devam ettirerek sürdüren bu sınıf, pompalandığının aksine üretim araçlarına sahip değildir, bazı istisnalar dışında da sahibi olamayacaktır.

 

Popüler ekonomi dergilerinin süslü kapaklarında CEO’luğa giden yol ya da Nasıl Başarılı bir CFO olunur gibi parlak kapaklarda poz veren photoshoplu yöneticiler aslında kovulmamak adına her türlü tolere taklalarda boğulan, giderek girişim ve toplumsal güçlerini sisteme teslim etmiş kişiler oluvereceklerdir. Kapitalist’in çıkarı şöyle bir tekleyiversin hele...

 

Bu sınıf, o halde giderek talepkar olan ama giderek de eriyen, bu yeni soft- dengede, düzenin sürdürülmesi için gereken motor gücü, yani sistemin hem efendisi hem de kölesi durumuna düşmekten kurtulamıyor. Bireysel geçişkenliğin, sınıfları hızla katediyor olmasının getirdiği sonsuz imkan ile yaşamın her saniyesini doya doya tüketen bu iştahın sürekli yaratılıyor olması sayesinde hem de. Dahası, bu İştahın  bizzat kendisini hem yaratıyor, hem de tüketiyor olmakla aynı dualastik pençenin içinde...

 

Çarpıcı olan, dikine sınıfsal sıçrama toleransı ile bilinen bu yeni soft yapı’dan, toplumsal anlamda, paylaşım anlamında, bir çoğul hak ve paylaşım talep edememekte, ya da bireysel sessiz geçişin imkanı ile talep etme hakkından vazgeçmektedir.

 

Bir diğer nokta sadece üretim araçlarına değil, kaygan ve akışkan üretim ve kapital döngüsündeki yatırım maliyetlerinin sürekli artması ve Start-Uplar’ın bir kısmı  istisna olmak üzere,  bu Mensub’u olma ile Sahib’i olma arasındaki finansal farkın bir ekonomik uçuruma dönüşmesi, trenin kaçtığına da işaret etmektedir. Siyasal alana çok geç kalmış ve sancılı bir geri dönüş talebi olarak hem de, yukarıdaki örnekte andığımız gibi Seksen Üç yaşında mesela... Hegel’in Aklın Hilesi dediği şey bu mudur yoksa?

 

Yaratıcı İştah bahsi daha sonraki bir yazıda Arzu’nun Köleliği kavramı ile dinamik ve çatışmalı bir şekilde ele alınacaktır, başka bir yazının konusudur haliyle.  Bu yapının yeni gelenleri, ya da genç adayları ise durumun şu anda tek uyanmış sınıfı olarak bu tarihsel fırsatı yakalamak yada heba etmek arasındaki gerilimli dengede durmaktalar.  İkinci konumun insanlarını bugünlere getiren gerekçeyi ikinci yazıda tartışacağız, ancak şunu belirtmekte yarar var. Üretim-finans-emlak yüzyılları, otomosyon ve şehirlerle katışınca, azalan karlar bir tarafa burada dolaşan geniş emek piyasasını daraltmakta bir zamanların seçkinlerini doğrudan yoksullaştırmaktadır.

 

Bizdeki Sol Ulema’lar pek hatırlamaz ama, ilk öğrenci liderlerinden, genç yaşta kanserden kaybetmesek mutlaka daha verimli ve hacimli çalışmalara imza atacağına Harun Karadeniz’in, Türkiyedeki Sermaye birikiminin henüz olgunlaşmadığı bir evrede nasıl Kapitalizmle mücade edileceği açmazını irdeleyen küçük ve güzel kitabının başlığını hatırlatmanın tam da sırası: Kapitalsiz Kapitalistler. Büyük hacimlere varmadan üretimde değil ama tüketimde kapitalist olmak...

 

Ancak mesele bununla bitmiyor, çağlar biribirini hızla katettikçe... Şimdi Bilgi’nin kıt bir dolaşım alanından açık platformlara katma değer eklenmeksizin geçivermesi, profesyonel dünyanın tehdit altında kalışına dikkat etmek gerekiyor. Mekanik üretimin kolaylaşması, ara işgücünün artık değer üretememesi gibi bir dizi etkene rağmen, iştah-arzu ikiliğinde daha iyi bir yaşama doğru evrilen tersi bir gidişin yavaş ama kararlı adımlarla kırılıyor olması, çok ilginç bir duruma getiriyor bizi.

 

 Çok temel bir analiz, dolaşıma çıkan bilgi ve yaratıcı pratiğin üretimdeki kolaylığı ve uygulanabilirliği ile mübadele değeri de düşerken, mübadelenin hızlanması ve maliyetsizliği ile diğer taraftaki büyük kırılmada, giderek yaklaşmakta olan yoksulluğun bir kefareti gibi. Daha çok arzulanan bir dış dünya, hızlı ve geçişken tüketim kuleleri ve sosyal erime, Sennet’in işaret ettiği karakter erimesini de getiriyor. Tam da bunlar olurken bu anlatının kendi siyasal gerekçesini kaybetmeye başladığının artık daha iyi anlaşılıyor olduğunu düşünmeye başlıyoruz. İnsan emeğindeki yoğun değişiklikler, Katma Değerin üretilmesi hikayesini baştan aşağı değiştirmiştir. Bölünmüş, geçici işliklerin, oynak, çalışma pratiklerinde mantıksal düz çizgilerle çizilemeyeceği bir dünyadır artık sözkonusu olan.

 

Bütün Söze Özet:

 

Çizilen dünya, artık ayağımızın altından kayıp giden bir dünya değil, daha önceden bir usta yazarın belirttiği gibi... Artık ayaklarımızın altına neredeyse hiç gelmeyen bir dünyadan bahsediyoruz.

Sol’un bunu anlaması, anlatması, anlatısını kurması, Program ve Uygulama Akslarını çalışması gerekecektir belli ki. Bunu yapamayan bir Aklın, hep “Biri” ya da “Birileri”nden bu insiyatifi beklemesi kendi varlığına ihanet olacaktır...  

Tüm makaleyi okumak için lütfen PDF dosyasını indirin
En Yeni Yazılar Avrupa'da Sosyal Demokrasinin Krizi Avrupa sosyalist ve sosyal demokrat partiler derin ve köklü bir kriz içinde bulunuyor. Son yıllarda farklı devletlerde..
Makale
Cezmi DOĞANER
Avrupa Solu 1: Radikalleşen Sol Euro krizi, mülteci akını ve Brexit derken Avrupa’daki kriz durumu bir türlü son bulmuyor..
Makale
Melih ŞENGÖLGE
TDE'den yeni bir yayın: Özgürlükçü Adalet Çağrısı 2016 yılında hazırlanan bu çalışma TDE'nin kurumsal faaliyetleri kapsamında tartışma ve değerlendirme metni olarak hazırlanmıştır
Haber
Toplumcu Düşünce Enstitüsü
Tüm Yazılar