Ana Sayfa »
Latin Amerika'da Sosyal Demokrat Eğilimler
Makaleyi İndirin
Latin Amerika 14 Kasım, 2013

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Abstract:

The 2000s saw a new orientation through left including social democracy in Latin American countries. This orientation was the direct result of the failure of the neo-liberal globalization project. This paper seeks to reveal social democratic trends in Latin America. For this purpose the rise of the Latin American left and basic trends were revealed and developments in Uruguay, Brazil, Chile and Argentina were examined.

 

Özet:

2000’li yıllarda Latin Amerika ülkelerinde sosyal demokrasi dahil olmak üzere sola yeni bir yönelim ortaya çıktı. Bu eğilim neo-liberal küreselleşme projesinin başarısızlığının doğrudan bir sonucuydu. Bu yazıda Latin Amerika ülkelerindeki sosyal demokrat eğilimleri tespit etmek amaçlanmaktadır.  Bu amaçla Latin Amerika’da solun yükselişi ve temel eğilimler tespit edilmiş ve Uruguay, Brezilya, Şili ve Arjantin gelişmeler incelenmiştir.

 

Özgeçmiş:

Yunus Emre İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir.

 

 

New York Times’ın ünlü Latin Amerika muhabiri Larry Rohter Uruguay’da 2005 seçimlerini sosyalist Tabare Vazquez’in kazanması üzerine Latin Amerika’da yükselen yeni sol dalgayı Pembe Dalga (Pink Tide) sözleriyle tanımlamıştı (Rohter, 2005). Rohter artık Latin Amerika’da doktriner değil pragmatik bir sosyalizmin gündemde olduğunu iddia ediyordu. Rohter’e göre yükselen kızıl bir dalga değil olsa olsa pembe bir dalgaydı. Rohter’in bu ifadesi 2000’li yıllarda Latin Amerika’da solun kazandığı büyük başarıyı tanımlamak için kullanılır oldu. Pembe Dalga’yla anlatılmak istenen kıtanın alışık olduğu eski sol yerine yükselen yeni solun daha ılımlı bir karakter taşıdığıydı.

 

2000’li yıllarda başlayan bu yükseliş günümüze kadar devam etti. Bu yazının amacı da bu pembe dalgayı yani Latin Amerika’da sola yönelim eğilimini tespit etmek ve bu eğilimin ne derece Batı Avrupa sosyal demokrasisine benzediğini sorgulamaktır. Latin Amerika’da Venezüella, Ekvator gibi radikal ve popülist sol girişimler bulunmakla birlikte kıtanın 2000’li yıllarına damgasını vuran Brezilya, Şili, Uruguay gibi ülkelerde görülen ılımlı sol hareketler bu yazının temel konusudur. Bunun yanında başta Şili, Brezilya, Arjantin olmak üzere kıta nüfusunun önemli bir bölümünün yaşadığı birçok ülkede 2013 ve 2014 yıllarının seçim yılı olduğunu ve bu dönemin Latin Amerika’daki sola yönelimin devam edip etmeyeceğini bize göstereceğini not edelim. Son olarak bu eğilim tespiti - Latin Amerika’da solun başarısı Türkiye soluna ne dereceye kadar model olabilir?- sorusuna da daha bütünlüklü bir cevap verebilmemize yardımcı olacaktır.

 

Latin Amerika’da Solun Yükselişi ve Temel Eğilimler

 

2000’li yıllar Latin Amerika solunun altın çağı oldu. Sosyalist eğilimli adaylar birçok Latin Amerika ülkesinde başkanlık seçimlerini kazandı (Tablo 1). Günümüzde Latin Amerika’da sol partiler kıta nüfusunun yaklaşık üçte ikisini yönetiyor. Ancak Latin Amerika’nın hemen her ülkesinde geçerli tek bir sol reçeteden bahsetmek imkansız. Latin Amerika’da sol hareketler uyguladıkları ekonomik ve sosyal politikalar, ABD’yle ve küresel ekonomiyle ilişkiler, örgütlenme biçimleri gibi birçok nedenle birbirinden farklılaşıyor. Bu farklılıkların kategorileştirilmesi de Latin Amerika solu üzerine yazının en önemli konusu. Birbirinden çok farklı sol eğilimler bulunsa da genel olarak bu literatürde Latin Amerika solu ikili karşıtlıklar üzerinden tanımlanıyor. En çok kullanılan karşıtlıklar şunlar: ılımlı sol-radikal sol, ılımlı sol –mücadeleci sol, sosyal demokrat sol-popülist sol, doğru sol-yanlış sol. Bu açıklamalar Şili, Brezilya, Uruguay gibi Avrupa sosyal demokrasisine benzeyen ılımlı sol hareketlerle Bolivya, Venezüella, Ekvator gibi kıtanın sol geleneğine ve popülizme dayanan sol hareketler arasındaki ayrımı gündeme getirmektedir.

 

Tablo 1. Latin Amerika’da Seçimler

 

Ülke

Parti

Solun Kazandığı Başkanlık Seçimleri

Venezüella

Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi

2001-2006-2011-2013

Şili

Demokrasi için Partiler Birliği

2000-2005-

Brezilya

İşçi Partisi

2002-2006-2010

Arjantin

Adaletçi Parti

2003-2007-2011

Panama

Demokratik Devrimci Parti

2004

Uruguay

Geniş Cephe

2004-2009

Bolivya

Sosyalizme Doğru Hareketi

2005-2009

Kosta Rika

Ulusal Kurtuluş Partisi

2006-2010

Ekvator

Ülke İttifakı

2006-2009-2013

Nikaragua

Sandinista Ulusal Kurtuluş Hareketi

2006-2011

Guatemala

Umut İçin Ulusal Birlik

2007

Paraguay

Değişim İçin Yurtsever İttifak

2008

Peru

Amerikan Devrimci Halk İttifakı

2006-2011

El Salvador

Farabunda Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi

2009

 

İyi sol – kötü soldan çok da öteye gitmeyen bu tek eksenli açıklamaların dışında tek eksenin yeterli olmadığını vurgulayan ve Latin Amerika solunu açıklamak için birden fazla eksen öneren yaklaşımlar da var. Bunların başında Steven Levitsky ve Kenneth M. Roberts’in önerdiği yeni siyasal hareketler, kurumsal partiler ve dağılmış otorite-tek elde toplanmış otorite eksenlerini vurgulayabiliriz (2011, s.13). Bu yaklaşıma göre Latin Amerika’da sol hareketler kurumsallaşmış eski hareketler/partiler ya da yeni ortaya çıkmış hareketler/partiler olarak farklılaşır. Bunun yanında ikinci bir farklılaştırıcı ayrım da parti ve yönetim içinde yetkinin bir kişinin elinde toplandığı hareketler/partiler ile demokratik olarak dağıtıldığı hareketler/partiler arasındadır.

 

Bunların ötesinde zaman ekseninde ele alındığında James Petras’ın Latin Amerika solu için önerdiği üç dalga yaklaşımını not etmekte fayda var. Petras Latin Amerika solunun tarihinde üç gelişim dalgasını tespit etmektedir (1997, ss.22-23). Birinci dalga 1960’larda başlayan ve 1970’lerin ortalarına kadar devam eden dönemi kapsar. Bu dalgada sol Moskova yanlısı komünist partilerin etkisinden çıkmış Maocu, Kastrocu, Troçkist vb. birçok renk taşıyan yeni bir karakter kazanmıştır. Bu birinci dalganın kapsamında hem kitlesel toplumsal hareketler hem gerilla orduları hem de sosyalist partiler bulunmuştur. Askeri mücadeleyi ve sınıf mücadelesini aynı anda yürütme iddiasındaki bu dönemin sol hareketleri Latin Amerika burjuvazisi tarafından büyük bir şiddetle bastırılmıştır. Petras’ın tespit ettiği ikinci dalga bu bastırma operasyonun yürütüldüğü askeri diktatörlük döneminde doğmuştur. Bu dönemin sol dalgası eski gerillalar, komünist partiler ve toplumsal hareketlerin barışçıl bir mücadeleye geçişiyle ortaya çıkmıştır.

 

İkinci sol dalga neo-liberalizme, özelleştirmelere ve küreselleşmeye karşı ciddi bir muhalefet yürütmüş ancak bu muhalefeti eskiden olduğu gibi fabrikalar ya da şehrin varoş mahallelerinde örgütleyememiştir. Bu yüzden de sol güvenilirliğini ve sahip olduğu popüler desteği kaybetmiştir. Petras’ın tarif ettiği üçüncü dalga 1990’ların ortasında doğar. İkinci dalgaya göre daha dirençli ve güçlü olan bu yeni dalga sol hareketin liderleri yirmili yaşlarının başında ya da otuzlarının ortasında önceki dalgalara kıyasla daha genç aktivistlerdir. Birinci dalga solun bu yeni sol üzerinde pek de önemli bir etkisi yoktur. Hemen herkesin örgütleyicisi olduğu - orta yerde belirgin liderlerin bulunmadığı - bir örgütlenmedir üçüncü dalga sol.

 

Latin Amerika siyasal tarihinde 1960’lı ve 1970’li yıllar büyük ölçüde askeri diktatörlükler ve solun bastırılması dönemiydi. Bu türden yönetimler büyük bir insani maliyet yaratmıştı. Condor Operasyonu olarak anılan bu dönemin sonunda yaklaşık 60.000 siyasal eylemcinin öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Bu operasyonların ardından 1980’lerde özellikle Washington Konsensüsüyle birlikte Küba dışında hemen hemen tüm Latin Amerika ülkesinde neo-liberal politikalar ve pazar reformları uygulamaya konuldu. 1990’larda küreselleşmenin de etkisiyle neo-liberal politikalar öylesine hegemonik bir duruma gelmişti ki eskinin sol ya da popülist hareketleri de programlarını neo-liberal küreselleşmeyle uyumlu hale getirdiler. Ancak neo-liberalizm enflasyonu dizginlese de yeterli iktisadi büyümeyi ve gelir artışını sağlayamamış, krizler sürekli hale gelmiş ve eşitsizlikler derinleşmişti (Levitsky ve Roberts, 2011). Yani 1980’ler ve 1990’lara damgasını vuran neo-liberalizm iktisadi gelişme ve refah üretmedi.

 

1980 yılında Latin Amerika’da yoksulluk içinde yaşayan nüfusun oranı % 40,5 düzeyindeydi (oranlar için, bkz. Lievesley, 2012, s.33). Neo-liberal politikaların sonucu olarak yoksulluk oranı 1990’da % 48,3’e yükselmişti. Bu oran kıta nüfusunun neredeyse yarısı yani yaklaşık 200 milyon kişi demekti. Ayrıca Latin Amerika dünyada gelir dağılımının en bozuk olduğu bölgeydi. Bu çerçevede 1998-2002 döneminde yaşanan krizler pazar reformu ve neo-liberal politikaların itibarını yerle bir etti. 2002 yılında Latin Amerika’daki ailelerin %60’ında son bir yıl içinde en az bir kişi işsiz kalmıştı. (Levitsky ve Roberts, 2011, s.10). Özetle solun yükselişe geçişinde dönüm noktasının neo-liberalizmin başarısızlığının açıklıkla görüldüğü 1990’ların sonu olması tesadüf değildi. Yaygın eşitsizliklerin yanında Latin Amerika solunun yükselişinin sebepleri arasında Levitsky ve Roberts bu ülkelerde serbest ve adil seçimlerin kurumsallaşmasını ve solun üzerindeki baskının kalkmasını çok önemli bir etken olarak belirtir (2011).

 

Gerçekten de özellikle Soğuk Savaşın ardından kıtada yaşanan kısmi demokratikleşme solun yerelde örgütlenmesinin önündeki engelleri önemli ölçüde kaldırmıştı. Bu şartlarda sol hareketler özellikle yerel seçimlerde kazandıkları başarılar ve kent yönetimine getirdikleri yeniliklerle 2000’li yıllara etkili bir siyasal alternatif konumunda başladılar. Neo-liberalizmin kıtadaki başarısızlığının ardından iktidara gelen sol partiler çok avantajlı bir konjonktürle karşılaştı. 2003 sonrası tüketim malları ihracında meydana gelen patlama bu ülkelerin yapısal sorunlarını çözmesine yardımcı oldu (ihracat patlaması için, bkz. Kaufman, 2011). Bollaşan döviz ortamında daha önce periyodik olarak yaşanan cari işlemler açığı kaynaklı iktisadi krizler Latin Amerika ekonomilerine dönük bir tehdit olmaktan çıktı. Ayrıca küresel çapta faizlerin düşük bir düzeyde olması bu ülkeler için çok avantajlı bir ortam yarattı.

 

Latin Amerika sol parti hükümetleri arasında belli uygulamalarda ve politikalarda anlamlı farkların bulunduğunu yukarıda belirtmiştik. Bunların en önemlisi makroekonomi alanında uygulanan farklı politikalardı. Şili, Brezilya gibi kimi örneklerde neo-liberal dönemin makro ekonomi politikaları devam ettirilir ve küresel piyasayı ürkütmeme stratejisi tercih edilirken Arjantin, Ekvator gibi örneklerde ise yeni bir makroekonomi yaklaşımı uygulamaya konulmuştur. Ancak sol partilerin esas başarısının sosyal politika alanında olduğunu ve bu alanda kıta ölçeğinde birbirine çok benzeyen politikaların bulunduğunu ekleyelim. Latin Amerika sol partileri iktidara gelir gelmez neo- liberal dönemin sosyal politika uygulamaları olan eğitim ve sağlıkta özelleştirme ve sosyal güvenliğin piyasalaştırılması uygulamaları terk edildi. Sosyal güvenlik harcamaları arttırıldı ve kapsamı genişletildi. Latin Amerika’nın neo-liberal dönem boyunca biriken yoksulluk ve eşitsizlik sorunlarının çözümü bu uygulamalarla mümkün oldu.

 

Batı Avrupa’da sosyal demokrasiyi tanımlamak için sosyal demokrasinin komünist soldan ve liberal ve muhafazakar sağdan farklarını belirtmek yeterli olabilir. Ancak Latin Amerika’da yapılacak bir sınıflandırmaya bir boyut daha katılmalı. Bu boyut kıtanın tarihsel gelişiminin bir sonucu olarak bütün siyasi hareketlere bir şekilde eklemlenmiş olan popülizmdir. Popülizm her ne kadar ithal ikameci dönemde sol içinde düşünülüyor olsa da özellikle neo-liberal dönemde sağ bir içerik kazandı. Latin Amerika’da solun yükselişi ise 2000’lerde popülizmin tekrar sol bir versiyonunu gündeme getirdi. Ancak bu noktada popülizmin yanına onun tamamlayıcıları olarak milliyetçiliği, otoriterliği, korporatizmi, kişi yönetimini not etmek ve Latin Amerika özelinde bir sosyal demokrat hareketin kendini popülizmden ayırmak gibi bir sorumluluğu olduğunu da eklemek gerekiyor. Latin Amerika sosyal demokrasisi üzerine zihin açıcı bir makalesinde Roberts uzun neo-liberal dönemde toplumsal hoşnutsuzluğun ve popülist uygulamaların varlığını sürdürdüğünü ancak eksik olanın çıkarları temsil etmeye imkan veren istikrarlı siyasal kurumlar olduğunu vurgular (2008). İşte bu iddiadaki bir hareket olan ve sınıfsal uzlaşmayı ideolojisinin merkezine oturtan sosyal demokrasinin popülizmle imtihanı Latin Amerika özelinde diğer bölgeler için önemli derslerle doludur.

 

Latin Amerika’da sol partilerin ekonomik ve sosyal politika alanındaki başarılarının önünde birtakım kısıtlar bulunmaktadır. Bunların başında Latin Amerika siyasal rejimlerinin niteliği yer almaktadır. Partilerin adaylarının başkanlık seçimlerinde kazandıkları başarı programlarını tam anlamıyla uygulayabildikleri anlamını taşımamaktadır. Yasama düzeyinde, yerel yönetim düzeyinde ya da anayasal düzeyde sol hükümetlerin uygulamaları üzerinde önemli sınırlar vardır (Lievesley, 2012, s. 3). Sol partilerin bazıları bu sınırları kabul ederek yoluna devam ederken bazıları ise özellikle anayasal referandumlar yoluyla bu kısıtlardan kurtulmaya çalışmaktadır. Sol hükümetlerin önündeki bir önemli kısıt da küreselleşmeyle ilgilidir. Batı Avrupa’da sosyal demokrasinin altın çağını yaşadığı dönem genel olarak ulus devletlerin temel aktör olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdir. Bu dönemde merkez ülkeler serbest ticarete açık olmakla birlikte hükümetlerin finansal piyasalar üzerinde bir denetimi ve maliye ve para politika üzerinde bir kontrolü vardı (Roberts, 2008, s.7 ). Ancak günümüzde ortam çok farklıdır. Sosyal demokrasinin temel iddiaları ve reform önerileri küreselleşme koşullarında ve her an sermaye kaçışı tehdidi altında gerçekleştirilmelidir. Bu durum küresel çevrede sosyal demokrat hükümetler için önemli bir kısıt yaratmaktadır. Son kısıt ise ekonomik ve toplumsal yapıyla ilgilidir. Genel olarak Latin Amerika toplumları sanayinin genel ekonomi içindeki payının görece sınırlı olduğu, emek hareketinin örgütlenmesinin önünde önemli engellerin bulunduğu ve iktisadi gelişme sorununun bölüşüm sorununun önüne geçtiği bir formasyona sahiptir. Bütün bu etkenler sol parti hükümetlerinin işini zorlaştırmaktadır. Bu zorluklar karşısında başarılı sosyal demokrasi uygulamalarının analizi kıtadaki sosyal demokrasi eğiliminin tespitini kolaylaştıracaktır. Bu çerçevede izleyen bölümde Uruguay, Brezilya, Şili ve Arjantin deneyimleri kısaca incelenecektir.

 

Latin Amerika’da Dört Sosyal Demokrasi Deneyimi – Temel Eğilimler ve Farklar

           

Yukarıdaki bölümlerde Latin Amerika ülkelerinde sol hareketlerin 2000’li yıllarda yaşadığı yükseliş ve bu eğilimin temel özellikleri tespit edildi. Ancak sosyal demokrat bir içerik taşıyan örneklerde bile ülke deneyimleri birbirinden büyük farklılıklar göstermektedir. Bu farkların temelinde ülkeden ülkeye değişen tarihsel yapı farkları yer almaktadır. Bunun yanında yükselen sol hareketin ülke özelinde taşıdığı karakteristik özellikler de oluşan siyasal sonuçlar üzerinde etkili olmaktadır. Örneğin kitleyle organik bağını sürdüren bir kitle hareketi şeklinde örgütlenen bir sosyal demokrat iktidarla profesyonel parti örgütü şeklinde örgütlenen ve kitleyle organik bağı sınırlı olan başka bir sosyal demokrat iktidarın sosyal politika alanındaki uygulamalarında büyük farklar izlenebiliyor. Benzer şekilde farklı ülke örneklerindeki partilerin popülizmle arasındaki ilişkiler genel siyasi sonuçlara ilişkin farkların açıklanmasında işlevsel olabiliyor. İşte bu farkları açıklıkla gösterebilmek ama daha önemlisi Latin Amerika özelinde sosyal demokrasi eğilimini tespit edebilmek için bu bölümde dört örnek ülke hakkında kısa yorumlarda bulunulacaktır.

 

Tablo 2. Temel Göstergeler

 
 

Arjantin

Brezilya

Uruguay

Şili

Kişi Başına Düşen Yıllık Gelir 2002

2,712$

2,811$

4,089$

4,4487$

Kişi Başına Düşen Yıllık Gelir 2006

5,490$

5,788$

5,879$

9,356$

Kişi Başına Düşen Yıllık Gelir 2012

11,558$

11,340 $

14,449$

15,363$

 

İşsizlik 2002

%17.9

%9.1

%17.0

%8.9

İşsizlik 2006

%10.1

%8.4

%10.6

%7.7

İşsizlik 2012

%6.9

%5.5

%6.2

%6.4

 

Yoksullukların Nüfusa Oranı 2002

%34.9

% 37.5

%15.4

%20.2

Yoksullukların Nüfusa Oranı 2010

%8.6

%24.9

%8.6

%11.5

Yoksullukların Nüfusa Oranı 2011

%5.7

%20.9

%6.7

%11.0

 

Kaynak:ECLAC (Economic Commissionfor Latin America and the Caribbean)

 

Uruguay

 

Uruguay’da 2004 ve 2009’da yapılan son iki seçimi de Geniş Cephe (Frente Amplio, FA) isimli sol koalisyon kazandı. Koalisyonun birçok bileşeni bulunuyor ancak en önemli bileşenler Sosyalist Parti, Uruguay Komünist Partisi, Uruguay Meclisi ve Hristiyan Demokratlar. Bu bileşenler içinde Cumhurbaşkanı Jose Mujica gibi geçmişte Tupamaro gerillaları saflarında bulunmuş birçok politikacı var. Geniş Cephe koalisyonunun başarısının en önemli sebebi birliğin bir kitle hareketi karakteri taşıması (Uruguay’da FA’in başarısı üzerine genel bir değerlendirme için, bkz. Chavez, 2008). Koalisyon ayrıca ülkenin en büyük sendikal birliği olan PIT (Plenario Intersindical de Trabajadores) ile de doğrudan ilişkili.

 

FA’nın seçmen kitlesiyle organik bağı olan bir sol birlik olması özellikle sosyal politika alanında uyguladığı reform programının diğer sosyal demokrat örneklere göre daha kapsamlı oluşunun en önemli nedeni olarak gösteriliyor (Uruguay’daki bu sosyal politika uygulamaları için Pribble ve Huber, 2011). Bu yaklaşımın bir sonucu olarak 2004 seçimleriyle başkan seçilen Tabare Vazquez iktidara gelir gelmez Toplumsal Acil Ulusal Yardım Planı’nı (PANES) uygulamaya koydu. İki yıllık bu plandan yaklaşık 400.000 kişi faydalandı. 3.5 milyonluk bir ülke için bir transfer harcaması olarak nüfusun %10’dan fazlasının faydalandığı bu plan çok büyük önem taşıyordu. Bu geçici yardımın ardından da 2007 yılı başında Adalet Planı uygulamaya konuldu. Bu planla çocuk başına aile yardımını 12 yaşına kadar olan çocuklar için 11,30 dolardan 30 dolara, 13-18 yaş grubundaki çocuklar için ise yine 11,30 dolardan 43 dolara çıkarıldı. Gelir düzeyi düşük ailelerin bu yardımı alabilmesinin tek şartı ise çocukların okula devam etmesiydi. Kısa sürede ülkenin yaklaşık üçte biri yani bir milyondan fazla insan bu yardımdan faydalandı.

 

Bunun yanında Uruguay’da FA döneminde eğitim ve sağlık alanında da önemli değişikliklere gidildi ve bu kamusal hizmetlere daha geniş toplumsal kesimlerin erişimi sağlandı. Sosyal politika alanında başarıların yanında FA’in bir diğer önemli özelliği de sendikaların sol bloğun oluşumunda ve hükümet üzerindeki etkisiydi.  Bu etki sayesinde FA döneminde reel ücretler neredeyse %25 oranında bir artış gösterirken sendikalı işçi sayısında da büyük bir artış meydana geldi. Pazar reformları döneminde hem özel hem de kamu sektöründe sendikalaşmada büyük bir düşüş yaşanmıştı. Ancak FA döneminde özellikle özel sektörde sendikalaşmada büyük bir sıçrama meydana geldi. Bu sıçramada özellikle yeni kurulan 400 sendikanın büyük bir rolü vardı. FA döneminde sendikalaşma oranı yaklaşık iki kat artmıştı (Lanzaro, 2011, s.370).Sonuç olarak FA iktidarında parti-sendika ilişkileri bağlamında klasik Avrupa sosyal demokrasisine çok benzeyen bir örnek yaratıldı ve ülkenin refah rejimi büyük bir reforma tabi tutuldu.

 

Brezilya

 

Brezilya İşçi Partisi’nin (Partido dos Trabalhadores, PT) kurucusu ve başkanı Lula da Silva’nın 2002 seçimlerinde başkan seçilmesiyle Brezilya’da sol iktidara gelmiş oldu. İşçi Partisi 2006 ve 2010 seçimlerinden de zaferle çıktı. Bu dönem boyunca Brezilya hükümeti Latin Amerika’daki ılımlı sol hükümetler arasında en iyi bilinen örneklerden birisi oldu. Brezilya’da 1964-85 arasında süren uzun askeri diktatörlük döneminin ardından demokrasiye geçilmiş ve pazar reformları ülkenin 1980’li ve 1990’lı yıllarına damgasını vurmuştu. Dünyanın en eşitsiz toplumlarından biri olan Brezilya’da solun yükselişi ve başarısı bütün dünyada bu ülkedeki gelişmeler üzerine bir ilgi yarattı.

 

Lula önceki başkan Fernando Henrique Cardoso döneminde uygulanan neo-liberal makroekonomi politikalarını devam ettirdi. Küreselleşmeyle uyumlu bu politikalar sayesinde makroekonomik istikrar sürdürüldü ve sermaye kaçışı yaşanmadı. Bu dönemde ülkenin ihtiyaç duyduğu hızlı ekonomik büyüme de kısmi olarak sağlandı. Bunun yanında İşçi Partisi döneminde işsizlikte büyük bir düşüş meydana geldi. 2003’deki %12.3 olan işsizlik oranı 2008’de %7.9’a 2013’de de %5.7’ye düştü. Ayrıca PT döneminde ülkede özellikle sosyal politika alanında büyük başarılar sağlandı. Bunların başında yoksullara dönük transfer harcamalarının arttırılması gelmektedir. 1995’de Brezilya’nın en yoksul %10’luk kesiminin gelirinin %48’i sosyal yardımlardan gelirken PT döneminde bu oran %89’a yükseldi. Yani nüfusun en yoksul kesimi gelirinin yaklaşık dokuz katını devletten transfer ödemesi olarak alıyordu. Aynı dönemde asgari ücretteki reel artış ise %42.8’di. Ayrıca PT hükümeti BolsaFamilia (Aile Ödeneği) adıyla yeni bir sosyal politika programı uygulamaya koydu ve bu programdan PT’nin ilk iktidar döneminde yaklaşık 11 milyon aile yararlandı (Branford, 2012, s.266). PT’nin Bolsa Familia programı Lula’nın iktidara gelir gelmez devreye soktuğu ve başarısızlıkla sonuçlanan Fome Zero (Sıfır Açlık) programının ertesinde uygulamaya konuldu.

 

Programın ana ilkesi farklı sosyal yardım programlarını birleştirmek ve transfer edilen miktarı arttırmaktı. Bu kapsamda dört farklı sosyal yardım programı Bolsa Familia çatısı altında birleştirildi ve yıllar içinde transfer edilen miktar reel olarak üç kattan fazla arttırıldı (Kingstone, 2010, s.116). Bu programlar sayesinde PT ülkenin kuzeydoğusunda yer alan yoksul eyaletlerden çok büyük bir destek alıyordu. Lula seçimlerde en yoksul eyaletler olan Maranhao’da %80, Ceara’da %82, Bahia’da %78 ve Piaui’de %77 düzeyinde oy almıştı. Buna karşılık Rio Grande de Sul, Santa Catarina, Parana, Sao Paolo gibi gelir düzeyi yüksek eyaletlerde PT seçimleri kaybetmişti (Branford, 2012, s.267). PT’nin özellikle sosyal politikalar alanında yakaladığı başarılar partinin ardı ardına gelen seçim zaferlerinin en önemli sebebiydi. Brezilya’da Haziran 2013’de toplumsal huzursuzlukların büyük kitlesel gösterilere dönüşmesi bütün dünyanın dikkatini çekti. Ancak PT’nin gerçekleştirdiği ılımlı sol yeniden yapılanmanın bu ülkede başka bir alternatifinin bulunmadığını tespit etmek gerekiyor.

 

Şili

 

Şili 1973 darbesi ve arkasından gelen askeri diktatörlük döneminde neo-liberal politikaların en erken uygulamalarına sahne oldu. Ülkenin demokrasiye geçişiyle birlikte ise Concertacion (Demokrasi için Partiler Birliği) ismi verilen geniş bir demokrasi ittifakı oluşturuldu. Sosyal demokrat bir parti olan Şili Sosyalist Partisi’nin (son iki başkan Ricardo Lagos ve Michelle Bachelet bu partinin üyesiydi) önemli bir ağırlığa sahip olduğu bu ittifak demokratik döneme damgasını vurdu ve 1990-2010 arasında yapılan bütün seçimleri kazandı (Şili deneyimi hakkında Türkçe’de bulunan genel bir değerlendirme için, bkz. Sandbrook et all, 2012, ss.263-308).

 

Concertacion yönetiminde Şili hükümetleri neo-liberal uygulamaları sürdürdüler. Concertacion’un politikaları özellikle maliye ve para politikaları alanında askeri dönemden büyük farklılıklar göstermedi. Ancak Concertacion hükümetleri sosyal politika ve yoksullukla mücadele konularında sosyal demokrasinin alanına giren önemli reformlar yaptılar. Bu reformlar özellikle sosyalist başkanlar Lagos ve Bachelet dönemlerinde yoğunlaştı. Ancak bu reformlar bile Şili’nin Latin Amerika sol hareketleri içinde en ılımlı yönetim olduğu gerçeğini değiştirmedi (Roberts, 2011, s.325).

 

Şili şiddet dolu siyasal tarihine rağmen bugün Latin Amerika’nın en istikrarlı ve derinlikli demokrasilerinden biridir. Pinochet’nin önderlik ettiği darbeyle devrilen Unidad Popular dönemi ve ardından gelen askeri dönem hem sosyalistler için hem de muhafazakarlar için büyük derslerle doludur. Ayrıca darbe döneminde 100.000’in üzerinde kişi Avrupa’ya siyasal sürgün olarak gitmek zorunda kalmıştır. Bu siyasal sürgünler sosyal demokrasinin Avrupa’daki başarısını yakından gözlemlemişler ve etkilenmişlerdir. Bu durum Şili’de bir sınıfsal uzlaşının yaratılmasında büyük bir rol oynamıştır. Ancak bu uzlaşma özellikle küreselleşme koşulları altında Üçüncü Yol benzeri bir karakter taşımıştır. Bunun yanında Şili anayasası da eski rejimin kurallarının işlemesini sağlamış ve reformların sermaye sınıfına karşı yönelmesine engel olmuştur. Bu çerçevede Şili’de sosyal demokrasinin bir kitle hareketinden çok profesyonel parti olarak örgütlendiğini vurgulamak gerekir. Bu durum Şili sosyal demokrasinin daha merkezci eğilimler taşımasının en önemli sebebidir (Pribble ve Huber, 2011). Bu durumun altını çizen ünlü akademisyen ve politikacı Jorge Castaneda Foreign Affairs’da yayınlanan bir makalesinde Şili’de Concertacion’un başarısını ve bu başarının bölgeye etkisini şöyle açıklar:

 

Bu ittifak Şili’yi bölge için bir model haline getirdi. Bu yönetim altında ülke yüksek oranda ekonomik büyümeyi; yoksullukta önemli bir düşüşü; eğitim, konut ve altyapı alanında yine önemli bir gelişmeyi; demokrasinin derinleşmesi ve Augusto Pinochet’nin mirasının ortadan kalkmasını, geçmişin insan hakları ihlalleriyle ilgili hesabın görülmesini, ABD’yle olgun bir ilişkiyi sağladı  (Castaneda, 2006).

 

Bütün bu başarılara rağmen Şili halkı 2010 seçimlerinde Concertacion’un yirmi yıllık iktidarına son verdi. Ancak bu süre içinde Şili’de ılımlı bir sosyal demokrat rejimin kurulduğunu ve seçimi kazanan muhafazakar ittifakın da sosyal reformları sürdürmeye söz verdiğini vurgulayalım. Şili’de ılımlı solun başarısı neo-liberal reformların en katı uygulandığı ve en ağır baskıcı yönetimlerin kurulduğu toplumlarda bile pragmatik sosyal demokrat rejimlerin kurulabileceğine ilişkin en iyi örnek.

 

Arjantin

 

Arjantin’de solun yükselişi bakımından kritik olay 2003 seçimlerinden Nestor Kirchner’in zaferle çıkmasıdır. Ülke 1999-2002 yılları arasında yaşadığı ekonomik krizin ardından Kirchner’in başkanlığında hem büyük bir ekonomik toparlanma hem de sosyal politika alanında önemli dönüşümler geçirdi. Arjantin de diğer Latin Amerika ülkeleri gibi neo-liberal dönemde makroekonomi ve sosyal politika alanlarında yeni neo-liberal politika setini uygulamıştı. Özellikle 1991 yılında Arjantin Pezo’sunun ABD dolarına sabitlenmesiyle başlayan ve Arjantin tarihinde konvertibilite dönemi olarak anılan dönem boyunca neo-liberal politikalar uygulanmaya devam etti. Konvertibilite kararının temel amacı Arjantin’in 1980’lerin sonunda içine girdiği hiper-enflasyon sorununa çözüm bulmaktı. Bu politikayla enflasyon dizginlenebildi ancak ülke ekonomisi 1999’a gelindiğinde büyük bir krize girmişti. Konvertibilite politikasının bir sonucu olarak ekonomik büyüme durmuş ve Arjantin borçlarını ödeyemez duruma gelmişti. Kriz sonrası koşullarda yönetime gelen Kirchner hem ülkeyi bu kriz ortamında çıkarmalı hem de krizin açtığı toplumsal yaraları sarmalıydı.

 

Kirchner 2003 seçimlerinde karşısında yarışan diğer adaylar gibi Adaletçi Parti’nin mensubuydu. Kirchner seçildikten sonra parti içinde güçlendi ve parti de Kirchner’le birlikte sola kaydı. Adaletçi Parti Arjantin politikasının en önemli tarihsel akımı olan Peronizm’in partisiydi. Bu parti 1946 yılında Juan Peron’un başkan seçilmesinden beri askeri diktatörlük dönemleri dışında Arjantin politikasında varlığını sürdürüyordu. Peronizm 1990’larda konvertibilite döneminde Carlos Menem’le birlikte muhafazakar-sağ bir akım haline gelmişti. Ama popülist ve Peronist saflarda ekonomik krizinden sonra büyük altüst ve bölünmeler yaşandı. Bu şartlarda Kirchner’in yeni sol-popülizmi Adaletçi Parti’de egemen oldu. Nestor Kirchner’in ardından 2007 ve 2011 seçimlerinde karısı Cristina Fernandez de Kirchner başkan seçildi.

 

Arjantin yönetiminin kıtadaki ılımlı sol hareketlerden farklı olarak uluslararası finansal kuruluşlarla karşı karşıya gelmekten çekinmedi (Arjantin deneyimi hakkında, bkz Vivares, 2012; Etchemendy, 2011). Başlangıçta IMF borçlarını ödemeyen Arjantin ulusal rezervleri azaltma pahasına 2005 yılında IMF’ye olan borçlarını kapattı. Bu girişimin ardından Arjantin hükümeti temel ekonomi politikaları alanında siyasal ve ekonomik bağımsızlık kazandı. Bunun yanında konvertibilite yönetiminin belli uygulamalarına ise dokunulmadı. Örneğin 1980’lerin ve 1990’ların özelleştirilmeleri geri alınmadı. Ancak Arjantin örneğinde de en büyük değişiklik sosyal politika alanında gerçekleştirildi. Kirchner’ler döneminde sosyal güvenlik sistemi yeniden kuruldu. Önceki dönemde sosyal politika alanında gerçekleştirilen özelleştirilmelere son verildi ve kamusal katılım tekrar arttırıldı. Bu yeni politikaların merkezinde kurulan yeni bir siyasal-toplumsal ittifak vardı. Kirchner iki büyük işçi sendikasıyla da (solcu CTA ve Peronist CGT) yeni bir ittifak oluşturdu, ancak bu ilişki eski Peronist sendika-devlet ittifakından farklıydı. Bunun yanında dünyada çok da benzeri bulunmayan işsizlerin örgütleri de ittifakın bir parçası oldu. Ekonomik büyümenin sağladığı imkanlarla hem işsizlik azaldı hem de reel ücretlerde ciddi bir artış meydana geldi. Kriz döneminde yüzde kırkları aşan yoksulluk oranı yüzde beşlere düşmüştü. Bu şekliyle de Arjantin deneyimi tarihinin en yakıcı iktisadi krizinden bir sol-popülist ve sosyal demokrat rejim üretebilme sonucunu verdi.

 

Kaynaklar:

 

Branford, S. (2012). Brezilya: Rüya Sona mı Erdi?. İçinde  Lievesley, G., Ludlam, S., (der.), Latin Amerika’da Radikal Sosyal Demokrat Deneyimleri. Ankara: Phoenix.

Castaneda, J.G. (2006). Latin America's Left Turn. Foreign Affairs, 85(3), 28-43.

Chavez, D. (2008). Uruguay. The Left in Government: between Continuity and Change. İçinde Barrett, P., Chavez, D., Rodríguez-Garavito, C., (der.),The New Latin American Left Utopia Reborn. London: Pluto Press.

Etchemendy, S., Garay, C. (2011). Argentina: Left Populism in Comparative Perspective 2003-2009. İçinde Levitsky, S., Roberts, M. R. (der.), The Resurgence of the Latin American Left. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Kaufman, R. (2011).  The Political Left, the Export Boom, and the Populist Temptation. İçinde Levitsky, S., Roberts, M. R. (der.), The Resurgence of the Latin American Left. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Kingstone, P.R.,  Ponce, A.F. (2010). From Cardoso to Lula: The Triumph of Pragmatism in Brazil. İçinde Weyland, K. (der.), Leftist Governments in Latin America Successes and Shortcomings. New York: Cambridge University Press.

Lanzaro, J. (2011). Uruguay: A Social Democratic Government in Latin America. İçinde Levitsky, S., Roberts, M. R. (der.), The Resurgence of the Latin American Left. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Levitsky, S., Roberts, M. R. (2010). Latin America’s Left Turn: A Framework for Analysis. İçinde Levitsky, S., Roberts, M. R. (der.), The Resurgence of the Latin American Left. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Lievesley, G., Ludlam, S. (2012). Sola Dönüş mü?. İçinde  Lievesley, G., Ludlam, S., (der.), Latin Amerika’da Radikal Sosyal Demokrat Deneyimleri. Ankara: Phoenix.

Petras, J. (1997). Latin America: The Resurgence of the Left. New Left Review, 223, 17-47

Pribble, J., Huber, E. (2011). Social Policy and Redistribution: Chile and Uruguay. İçinde Levitsky, S., Roberts, M. R. (der.), The Resurgence of the Latin American Left. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Roberts, K.M. (2011). Chile: Left After Neo-Liberalism. İçinde Levitsky, S., Roberts, M. R. (der.), The Resurgence of the Latin American Left. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Roberts, M. R. (2008). Is Social Democracy Possible in Latin America?. Nueva Sociedad, 217

Rohter,  L. (2005, Mart 1). With New Chief, Uruguay Veers Left, in a Latin Pattern. New York Times.

Sandbrook, R., Edelman, M., Heller, P., Teichman, J. (2012). Küresel Güneyde Sosyal Demokrasi, Phoenix Yayınevi: Ankara.

Vivares, E., Echenique, L. D., Ozorio, J. (2012). Arjantin: Neo-liberal Kapitalizmi Reforme Etmek. İçinde  Lievesley, G., Ludlam, S., (der.), Latin Amerika’da Radikal Sosyal Demokrat Deneyimleri. Ankara: Phoenix.

 

 

Tüm makaleyi okumak için lütfen PDF dosyasını indirin
En Yeni Yazılar Middle East of Inconsistencies For Qatar and the anti-Qatar coalition former’s support for the Brotherhood is also a big issue..
Makale
Ali TUYGAN
Adalet ve Eşitlik… İki başına Yürümek… Ardımıza Dönmeyeceğiz. Türkiye’de siyasal zemin nicedir baskıcı bir devlet aygıtı ve ona eşlik eden, bir güvenlik-paranoya-tehdit sacayağına dayanıyor.
Makale
Önder İskender ÖZTURANLI
Gulf Crisis and Turkey Middle East leaders have been quite outspoken in individually expressing their agony over Middle East’s fratricide..
Makale
Ali TUYGAN
Tüm Yazılar