Ana Sayfa »
Prof. Haluk Ülman Hocamızı kaybettik
Prof. Haluk Ülman Hocamızı kaybettik 22 Mart, 2018

 

 

 

 

 

 

 

 

Enstitümüzün Onur Kurulu üyesi olan değerli insan, asırlık çınar, siyasi usta Prof. Haluk Ülman'ı kaybetmiş olmaktan derin üzüntü duyuyor saygıyla anıyoruz. 

 

Toplumcu Düşünce Enstitüsü

 

 

 

 

 Kendi Ağzından Özgeçmişi

 

Benim öğretim üyeliği, politikacılık, yazarlık gibi çok değişik alanları kapsayan 85 yıllık bir yaşamım var. Hepsini burada uzun uzadıya anlatmak olası değil, anlatmaya kalksam sayfalar yetmez.  Onun için burada yaşamımla ilgili satırbaşlarını vermekle yetineceğim. Umarım ilgilenenler için yeterli olur.

Ben 1931 yılında Üsküdar’da doğdum. Bir asker çocuğuyum. Babamın görevi dolayısıyla ilkokulu çeşitli illerde okuduktan sonra, orta öğrenimimi Galatasaray Lisesinde yaptım. 1951 yılında oradan mezun oldum ve aynı yıl eski adı Mülkiye olan Siyasal Bilgiler Fakültesinin giriş sınavlarını burslu olarak kazandım. SBF’nin genellikle Dışişleri Bakanlığına eleman veren Siyasî Şubesini 1955 yılında tamamladıktan sonra ben akademik kariyeri yeğledim ve aynı Fakültede Siyasi Tarih asistanı olarak göreve başladım. Düşününüz, demek ki Galatasaray Lisesini bitireli 65, Mülkiye’yi bitireli 60 yıl olmuş. Bu 60-65 yılın hikâyesini bir özgeçmiş sayfası içine nasıl sığdırabilirim?

1961 yılında doktoramı verdikten sonra, doktora-sonrası çalışmalar yapmak üzere Rockefeller Vakfının burslusu olarak ABD’ye gittim. Bir yıl New York’ta Columbia, bir yıl da California’da Stanford Üniversitesinde araştırmalar yaptım. O sıralarda Türkiye’de 1961 Ekim seçimlerinden sonra rahmetli İsmet İnönü’nün başkanlığında kurulan bir koalisyon hükümeti vardı. Bu arada 1961 anayasasının getirdiği özgürlük ortamı içinde sol düşünce ve akımlar da suyun üzerine vurmaya başlamıştı. Ufak fraksiyonlardan oluşanları bir yana bırakırsak, bunların en önemlisi ve örgütlüsü Marksist eğilimli TİP’ti. Onların yanısıra bir de Doğan Avcıoğlu ve onun gibi düşünenlerden oluşan ve “bürokratik devrim” tezini savunan bir “ulusalcı sol” hareketi vardı. CHP lideri büyük devlet adamı rahmetli İnönü’nün, Marksist TİP’in ve tepeden inmeci Yön hareketinin partisinin tabanında yaygınlaşmasından kuşku duyduğu açıktı. O kadar ki partisindeki kanamayı durdurmak ve sol aydınları yeniden kazanmak için CHP’nin de bir sol parti olduğunu anımsatmak gereğini duymuş ve “Ortanın Solu” sloganını ortaya atmıştır.

Ben ABD’de olduğum süre içinde bir ara Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisine yazı yollamış olmakla beraber, biri proletaryaya öteki sivil-asker bürokratlara dayalı bir sol devrim tezini savunan o iki akıma katılmadım. Şunu belirteyim ki Yön dergisinde yayınlanan “Türk Dış Politikasının Değişkenleri” konulu üç yazım, Türkiye’de o güne kadar izlenen Batı bağımlısı politikanın, bu politika üzerinde tartışma başlatan ilk eleştirisidir. Tartışma, 1963-64 Kıbrıs olaylarındaki tutumu ve ünlü Johnson mektubu nedeniyle ABD’ye içerleyen İnönü’nün “yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de onun içindeki yerini alır” sözüyle birlikte daha da büyüyecektir.

İnönü’nün ortaya attığı “Ortanın Solu” sloganı CHP içinde büyük bir çalkalanmaya yol açtı. İnönü’nün yaşı o sıralarda zaten çok ilerlemiş durumdaydı ve parti içinde İnönü sonrası için bir gizli kapışma zaten başlamıştı. Kaba çizgileriyle bu kapışma sonradan “Ortanın Göbekçileri” diye adlandırılan, başta Prof. Turan Feyzioğlu olmak üzere Kemal Satır, Ferit Melen gibi yıllanmış politikacılarla Genel Sekreter Bülent Ecevit’in çevresindeki genç bir kadro arasındaydı. Statüko yanlısı yıllanmış politikacılar “Ortanın Solu”nu yalnızca içi boş bir seçim sloganı olarak yorumlarken, statüko karşıtı gençler CHP ideolojisinin ve örgütlenmesinin “Ortanın Solu” ilkesi çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesi gereğini savunuyorlardı. Parti ideolojisinin halkın beklentileri doğrultusunda gerçek bir sol içerik kazandırılmasını, halkla iletişim kanalları kapalı yaşlanmış örgütün gençleştirilmesini istiyorlardı. “Toprak işleyenin su kullananın”, “ne ezilen ne ezen, insanca hakça bir düzen” sloganları o dönemden akılda kalan en başlıca sloganlardır.

Ben 1963 yılında Türkiye’ye döndüğüm sıralarda CHP içindeki bu çekişme en ateşli günlerini yaşıyordu. Benim dönüşümden dört yıl kadar sonra, 1967’de CHP içindeki yıllanmış politikacılar, başta Prof. Fevzioğlu olmak üzere, Ecevit’in önlenemez yükselişini görerek partiden ayrıldılar. Ötekilerin olmasa bile bilimsel ve karizmatik değeri, hitabet ustalığı hiç tartışma götürmez olan Prof. Fevzioğlu’nun ayrılışı CHP için önemli bir boşluk yaratmıştı. Bu boşluğu doldurmak amacıyla, o sıralarda Ecevit tarafından üniversite çevreleriyle parti arasındaki iletişimi kurmakla görevlendirilmiş olan rahmetli Prof. Turan Güneş –ki o da Mülkiye’de kürsü sahibiydi— gelecek gördüğü bazı genç bilim adamlarını partide görev almaya teşvik etti. Benim, Deniz Baykal’ın, Besim Üstünel’in, Ahmet Yücekök’ün hep birlikte politikaya girmemiz onun üzerinedir. Bizlere sonradan “Mülkiye Cuntası” damgasını vurduklarını hatırlıyorum.

Ben partiye üye olduktan kısa bir süre sonra önce Parti Meclisine, onun arkasından da Merkez Yönetim Kuruluna seçildim. 1967-1973 arasında partinin yayın organı olan Ulus gazetesinin yöneticiliğini ve başyazarlığını yürüttüm. Bunu yaparken hem sağ iktidarlara hem de CHP dışındaki her türlü sola karşı büyük kavgalar verdim. 12 Eylül askeri darbesine Ulus’ta yazdığım iki başyazı ile açıktan karşı ilk çıkan bendim. Ama o kargaşa ve anarşi yılların hikâyesi buraya sığmayacak kadar uzundur, başlıbaşına bir konudur. Ne var ki bugün demokrasi havarisi geçinen pek çok kişi demokratik rejimi sokağa taşıdıkları darbeci ya da sözüm-ona “devrimci” taşkınlıklarla yıkmaya çalışırken biz, Ecevit’in çevresi ve parti olarak, her türlü demokrasi-dışı arayışın dışında kaldık ve hep demokratik rejimin savunucusu olduk.

1973 yılında yapılan seçimlerle İstanbul milletvekili olarak Parlamentoya girdim. Yapılan tüm önerilere karşın o seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP koalisyonunun dışında kaldım, ama Ecevit’e kabine dışından yapabileceğim her türlü yardıma hazır olduğumu söyledim. O da beni, yanına, dış politika danışmanı olarak aldı. Bu sıfatla 1974 Kıbrıs harekatının yürütülmesine, harekat sırasında toplanan iki Cenevre Konferansına katıldım, harekâttan sonra Avrupa başkentlerinde kamuoyu oluşturma çalışmaları yaptım. Ama Kıbrıs harekâtından sonra, büyük ölçüde Ecevit’in yönetim anlayışına ayak uydurmakta güçlük çektiğim için, onunla yollarımızın ayrıldığını gördüm ve ondan uzaklaştım. Kıbrıs harekâtına kadar Ecevit, yanındaki çalışma arkadaşlarının görüş ve düşüncelerine önem veren, kararlarını onlara danışarak alan bir politikacıydı, bir ekip adamıydı. Ama ondan sonra “primus inter pares” olmaktan uzaklaştı, partiyi bir “aile şirketi” gibi yönetmeye başladı ki bu benim yönetim anlayışıma uymuyordu. Bu hoşnutsuzluğumu da, 1979 Kurultayında kendisi için yaptırdığı güven oylamasında ona “hayır” diyerek gösterdim. O “hayır”la birlikte yollarımız tümden ayrılıyordu. (Kıbrıs harekâtında ve sonrasında uzun süre Kıbrıs’la ilgilenmeye devam ettim ve hâlâ da devam ediyorum.)

12 Eylül 1980’de Parlamento askerler tarafından dağıtıldıktan ve CHP kapatıldıktan sonra, bu iki anti-demokratik olguya tepki göstererek, politikadan ayrıldım. Ondan sonra açılan hiçbir partiye, ne Halkçı Partiye, ne SODEP’e, ne de SHP’ye, onları “meşru” görmediğim için, katılmadım. İstanbul’a göçtüm ve sonradan Marmara Üniversitesine dönüşen İstanbul Yüksek Ticaret Akademisinde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler dersleri vermeye başladım. Akademi Marmara Üniversitesine dönüşünce, bu üniversitenin İngilizce eğitime başlayan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünü kurdum. Bir yandan bölüm başkanlığı yaparken öte yandan Hürriyet gazetesinde dış politika yazıları yazdım. Bölümün başkanlığını CHP’nin yeniden açıldığı 1992 yılına kadar sürdürdüm. Partimin yeniden açılması üzerine üniversiteden ayrıldım ve CHP-SHP birleşmesine kadar CHP İstanbul İl Başkanlığını yaptım. Karşı olduğum CHP-SHP birleşmesi sırasında parti yönetimiyle görüş ayrılığına düştüm ve 1995 yılında Başkanlıktan ayrıldım. O günden buyana bir daha siyasal yaşama girmiş değilim, olup-bitenleri uzaktan üzüntüyle izlemekle yetiniyorum.

1995 yılında artık tam bir emeklilik yaşamaya kararlı bir biçimde Marmaris’teki yazlık evimizde oturduğum bir sırada, Yeditepe Üniversitesinin kurucusu sayın Bedrettin Dalan’ın ısrarlarına dayanamayarak yeniden akademik yaşama döndüm. Bu üniversitenin İletişim Fakültesinin kurucu dekanlığını yaptım. Bir süre sonra İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin başına geçtim. Bu arada Dünya gazetesinde dış politika yazıları yazdım.

Yeditepe Üniversitesi’ndeki yöneticilik ve hocalık görevlerimden 2006 tarihinde ayrılarak emeklilik dönemimi geçirmek ve torunlarıma daha fazla zaman ayırmak üzere Bodrum’a yerleştim ve halen eşim Tülay Ülman’la birlikte orada yaşıyorum.

Prof. Halûk Ülman

 

Daha fazla bilgi için

En Yeni Yazılar TDE "Türkiye Ekonomisi Karasu Paneli" TDE Karasu'da Türkiye Ekonomisi ve Ekonomideki dalgalanmalar üzerine bir panel düzenledi
Haber
Toplumcu Düşünce Enstitüsü
Dr. Nebil İlseven KRT'de Ekonomi gündemini yorumladı KRT'de Aslı Astarı programında İlseven gündemdeki sıcak konularda görüşlerini anlattı
Haber
Toplumcu Düşünce Enstitüsü
Reflections on the June 2018 Turkish Elections The elections on June 24 served as the “finishing touch” in realizing the structural alteration of the political landscape of the country as was ratified by an earlier referendum in 2016.
Makale
Dr. Nebil İLSEVEN
Tüm Yazılar